her şey ben bebekken hiç susmuyorum diye, babamın emziğimi viskiye batırmasıyla başladı.

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

21 Aralık 2012 Cuma

Bu yazıda çük dedim affola.


Bugün marketten eve dönerken zınk diye kaldım. Kocaman gözlerim daha da kocamanlaşarak, fark ettiğim acımasız gerçeğe eşlik ettiler. Ben artık erkektim.

Panik yok açıklayayım:

Eskiden her şeyi o kadar içselleştirirdim ki; her kavgaya, her tartışmaya, yaşadığım iyi-kötü her ayrılığa, ailesel mevzulara, hatta aldığım kötü notlara bile üzülürdüm. Bildiğin içim acırdı. Çok sevdiğim sevgilimin boyun kokusunu son kez içime çekmişim gibi. İlk okul yıllarım bile yeterince acımasız geçmişken, tüm sınıfın benden nefret etmesinden -ki hala unutamamışım- bahsediyorum. 2-3 salak kız yüzünden 30 kişinin üstüme gelip; daha da kötüsü her gün beni yalnız bırakmasından. Mutlu okul yılları geçirmemiş oluşumdan olsa gerek erken olgunlaşmaya 7 yaşında başlamıştım. Okuldan da ilk o yaşta nefret ettim. Yaşıtlarım bahçede top, dansa davet ya da köşe kapmaca oynarken; ben, babam beni akşamki provaya götürecek mi acaba diye düşünürdüm sınıfta.

Sıkıntı işte.

Bununla başlayan küçük şeyler büyük şeyleri kovaladı. Ve ben sıkılmadan hepsine üzüldüm. Hepsini atlattım. Tekrar üzüldüm tekrar atlattım. Dostlar kaybettim, daha iyilerini kazandım. 2 kez aşık oldum, 2 kez aldattım. Bir olay diğerini takip ederken, fark ettim ki dozu ne olursa olsun, duygularım yavaş yavaş törpülenmiş. Eskiden öylesine takıldığım adamlardan ayrılırken bile üzülürdüm. Şimdi çok sevdiğim adamların gidişi bile canımı yakmaz olmuş. Üzüntülerim bir gün sürmüş, ertesi gün kaybolmuş.

Uyandığımda başkalarını ya da başka olayları düşünürken her gün, bir de baktım ki artık sadece kendimi düşünür olmuşum. Tıpkı bir erkek gibi. Birinin hayatına girip; hiçbir şey demeden gider olmuşum. Yalanlarım çok gerçekçi olmuş. Gidiş sebeplerim o kadar yaratıcı yalanlarla bezenmiş ki, karşıdaki sorunu bende sanmış. Tıpkı bir erkek gibi gitmişim. Arkamda bıraktığım hiçbir şeyi düşünmeden.

Tıpkı bir erkek gibi uyanmışım: ‘bugün kahvaltıda ne yesem?’
Tıpkı bir erkek gibi diğer bütün kadınlardan nefret etmişim: ‘neden hepsi bu kadar salak?’
Tıpkı bir erkek gibi acımasızca terk etmişim eski sevgilimi: ‘seninle her şeyi unutabilirim sanmıştım, unutamıyorum. hoşçakal.’

Kalbimin yerini çüküm almış. Tıpkı bir erkek gibi.
Sarıldığım, öptüğüm herkese bir şeyler hissederken; şimdi öylesine sarılıp, öper olmuşum hiçbir şey hissetmeden.

Yani ben erkek olmuşum. Bir feminist olarak, erkek olmuşum.

Bugün marketten eve dönerken, yaşadığım tüm kötü olayların beni kalpsiz bir cadı haline getirdiğini fark etmeyi çok isterdim. Bir erkek haline değil.

Hazal Gecegörür bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında bir erkeğe dönüşmüş olarak buldu.

Bugün kahvaltıda ne yesem?



19 Aralık 2012 Çarşamba

Çok ilginç zamanlara denk geliyor yazılarım.


Yalnız değil de tek başıma olduğumu keşfedişimden olsa gerek, başka hiçbir şey yapmadan yazmak istiyorum.

Ama yazacak şeylerim birikse bile, cümleleri toparlayamıyorum. Uzadıkça uzuyor. Absürt bir hal alıyor. Biri de çıkıp demiyor ki aga bu nedir?

Zorunda bir hal mı aldı acaba bu blog diye düşünmüyorum değil. Neden insanlar bana ‘ne zamandır yazmıyorsun’ dedikleri zaman kendimi suçlu hissediyorum. Acaba bana göre hoppa şinanay mı yazmalar?

Bir soru işareti daha koyarsam kendimi keseceğim. Ama soru işareti koymadan yazı olur mu?


Bir yandan mutlu gibiyim, bir yandan korkunç endişeli. Deliyim gözü kara deliyim ben bence. Tam bunların ortasında da kocaman bir boşluk var. Çikolata bile çare olmuyor diyeyim sen anla.

Şimdi böyle söyleyince üzülüyor gibi oldun sen. Aslında üzülmemen lazım çünkü ben bu duyguları emaneten aldım. Geri vereceğim. Orada bir karışıklık olmasın. Yaşanması gereken her şeyi yaşıyorsak eğer; amaç buysa, yaşıyorum. Amaç bu değilse bir şeyleri yanlış yapıyorumdur. Sorun değil.

Sen hiç demlenmiş portakal kedilerini duydun mu?

Çok seveceksin. Ben kefilim. 

26 Kasım 2012 Pazartesi

Do you like music?


Do you like breathing?

İnsanlar (gördüğünüz üzere insanoğlu demiyorum; çünkü dildeki erkek egemenizmini yok etmek istiyorum) daha ortada din, dil, ırk ayrımı yokken bile duygularını ifade etmek için müziğe başvurmuşlardır. Dünya üzerindeki ilk müzik aletinin 40.000 yıllık, 5 delikli bir flüt olduğunu düşünürsek; müziğin önemini biraz olsun vurgulayabilirim sanırım.


Evet baktığın zaman o kadar da önemli gibi durmaz. Hatta önem verdiğin şeylerin listesini yapmanı istesem, müzik ilk 5’inde yer almayabilir. Ama her gün duyduğum armonilere, az çok tıngırdattığım gitarıma, duştayken bile beynimde çalan şarkılara baktığımda çok büyük bir toparlayıcı gücü olduğuna inanıyorum. Benim için:

Şöyle ki;
son zamanlarda günlerim pek de istediğim gibi geçmiyor. Genel olarak hayatıma baktığımda elle tutulur bir problemim yok. Acaba neyin şımarıklığını, neyin üzüntüsünü yaşıyorum diye her gün kendime soruyorum. Bir çok küçük sebebin birleşip bir karadelik oluşturduğunu görüyorum sonra. Ve bu karadelik şansımı da alıp götürmüş sanki. Eskiden çok şanslıydım. Sanırım artık büyüdüm. Büyümek böyle bir şeydi çünkü değil mi? Hayallerin kaybolurdu.


‘artık daha gerçekçi hayallerin olmalı Hazal.’ ‘hayatta kalmak ve sürünmemek için başka şansın yok Hazal.’ ‘bir işin olsun önce, sonra hobilerini yaparsın bence ya.’ ‘hayır dostların seni terk etmedi, sadece kendi hayatlarını yaşıyorlar.’ ‘hayır hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.’


Bir umutsuzluk sıralaması yaparsam: bugün yataktan çıkmak istemiyorum < iş hayatı(!) < uff snane be slk .s < lanet olsun bu hayat lanet olsun bu sevgi < ama hani müzik yapacaktık.


Müzik yapmalıydık aslında.

Aslında müzik yapmalıydık ya.



Olabilecek en yanlış ülkede doğduğun için en iyisi kpss’ye gir Hazal. Müziği başkaları yapıyor ne de olsa. He Teoman’a da buradan nanay ve de höbölöy. Elinin altındaki güzelliği kendine oyuncak ettiği için. Şu saatten sonra yeni şarkı yapmasın, samimiyetine inanmayacağım artık yoksa.

Hıncını da Teoman’dan çıkar onun da çok çükündeydi çünkü.

Anlatmak isteyip de bir türlü anlatamadığım şey şu aslında… Bu satırları bile müziksiz yazamıyorsam eğer, kendimi her kötü hissettiğimde güzel bir melodi açıp sakinleşebiliyorsam, müzik her şeyi iyileştiremese bile acıyı dindirebiliyorsa; neden devlet kavramına inanmadığım halde devlet memuru oluyorum?

Sistem ağzımıza sıçıyor. Bir tatlı huzur almaya geldik kalmamış lan. Şerefe dostlar.







24 Ekim 2012 Çarşamba

Ben gidiyorum da. Kalanlarla yaşanıyor mu?


Şu anda mal gibi ekrana bakıyorum. Yine sevdiğim şehirden, olmak istediğim insanlardan ayrılıyorum. Benim bi şeyler yazmam gerek. Biraz gereklilikten, biraz zorunluluktan yazıyorum. Yazmazsam eksik kalıyorum. Eğer yazarsam gerçekleri kendime itiraf etmiş oluyorum. Yazarken kendime farkındalık katmak... Umarım bu kez işe yarar.

Farkındalık: farkında konulan yer.

Hiç itiraf etmek istemediklerim parmaklarımın ucundan kaçıyor. Bi çeşit kafesten kurtulmuş gibi. Ve o kadar iç acıtan şeyler görüyorum ki karşımda, kusasım geliyor. Kusarsam içim temizlenecek çünkü. O zaman en sevdiğim duyguya ulaşmış olacağım. Huzura.

Son zamanlarda huzurun aslında önemsediğim tek şey olduğunu fark ettim. Huzur kucağını o kadar büyük açmış ki; aşk, mutluluk, para, başarı.. bunların hepsini kucaklayabilmiş. Biri olmazsa huzur da olamazmış. O yüzden ben karar verdim. Aşkı, mutluluğu, parayı ya da başarıyı ayrı ayrı aramıyorum artık. Ben huzuru arıyorum. Huzur kimdeyse ve ya neydeyse, ben de oradayım. Orada olmalıyım.

Mavi boncuk kimdeyse, benim gönlüm ondadır………

Huzur eğer Çekoslovakya’daysa, Çekoslovakya’ya yerleşirim. Kimse de ağzını açıp bi şey diyemez.



Umarım huzur bi adamın boynunda, bi bebeğin kalp atışında ya da güzel bi şehrin ahşap bankında değildir. Çünkü bu yerlerin hepsinde zamanında huzuru bulmuştum. Ama hepsini kaybettim.

1 ay sonra 22 yaşıma gireceğime göre, artık hızlanmam gerek. Yaşıtlarım işe yerleşip, yuva kuruyor. Sen taa ney Hazal?

Ne zaman evlenen birini görsem içimden ‘meeeh’ diyorum. Bence ben önceki hayatımda çok evlenmişim. O yüzden bana göre laylaylom sevmeler.

Aman da sonuna kadar okurmuş. Ver bi öpüş.


23 Eylül 2012 Pazar

Yaşamak için değil ama yazmak için güzel bi gündü.


Ben anladım ki, iyi ya da kötü derinimde bi şeyler hissetmedikçe yazamıyorum. Aksi takdirde ‘bugün sabah uyandım, dişlerimi fırçaladım ve tüm gün olanların nedenini düşündüm’den ileriye gidemezdim.
Konuyu bi yere bağlayamazsam, bu yazıdan bi şey anlamazsın. İleriye gidemezsem, yerimde sayıyorumdur.
Benim ileriye gitmem lazım.



İleriye gitmek isteyen biri için aynı şeyleri baştan baştan, sonunu bilerek yaşamak korkutucudur. Yaşananlar güzeldir. Özlem vardır. Aitlik duygusu vardır. Tüm geçmişin ve İzmit’te geçirdiğin en güzel 1 yıl karşında oturuyordur. Sen onunla içersin, ağlarsın, gülersin ve sevişirsin.



Değişmeyeceğini bildiğin birine en fazla ‘beni unutma’ diyebilirsin. Tek duyabildiğin ‘unutmam’ olur. Bi kelime bi insanın en fazla ne kadar derinine işleyebilir? Bi insan bi insanın bu kadar ciğerine işler mi?

Ama o gidecek.

En zoru da kendi gerçeklerimle yüzleşmem. En zoru da göğsümdeki kocaman boşlukla kalakalmam. Her seferinde terk ediliyormuş gibi. Bi insanın her gidişi bi terkediş olur mu?

Ve gitti.

Unutmak zor. Ama iyi ki annem var.

Çünkü en çaresiz hissettiğimiz zamanlarda ‘iyi ki var’ cümlesi altında tutunabileceğimiz biri olmalı.

Bu yazımın da teması bu olsun. Yaralar iyileşir, yeter ki saran birileri olsun.



31 Ağustos 2012 Cuma

Birikmiş yazı dizisi.


İçimden taşan kelimeleri daha fazla tutamadım ve hepsini klavyeye kustum. Bi yanım yaz diyordu, bi yanım sus diyordu. Şu ülkenin ne kadar iğrenilesi bi yer olduğunu bi süre görmezden gelmeye çalıştım. Görmezsem, susarsam yok olacaklardı sanki. Tecavüzcüler içeri tıkılacaklardı ben böyle yapınca. Küçücük kızlar oyunlarına devam edeceklerdi. Mahkeme salonlarında asla istemedikleri ‘sonuçlar’ için beklemeyeceklerdi.


Bütün bunlar olurken ben sıcak bi yazı geride bırakmış, babamla vedalaşmış, annemin yanına gelmek üzere yola çıkmıştım. Benim en büyük sorunum aşık olamamaktı. Onun en büyük sorunu futboldu. Senin en büyük sorunun yarın ne giyeceğindi. Biz bencildik.

İstanbul’da yağmur yağdığı gün ben çok yanlış bi adamı öptüm. Ben içimi acıtan eski sevgilimle telefonda konuştum. Ve sonra ben güzel bi adamla tanıştım. Doğru bi adamla. 1 haftaya bunları sığdırdım. Sen bi haftaya 1 kitap bile sığdıramazken. O bi haftaya 1 tiyatro bile sığdıramazken. Biz haberleri artık okumazken. Biz artık susarken.

Mahkemeler susarken, sadece devlet ‘adamları’ konuşurken ve bu ülke git gide muhafazakar bi hale gelirken yani. Tüm bu maddi sıkıntılara ve aptalca değişikliklere rağmen; gözüm boyanmadan,  tek başıma kalsam da her zaman başım dik.. mutlu oluyorum. Mutluyum. Çünkü hiç bi şey olamasam bile en azından çabaladığımı biliyorum.
Ben çabalıyorum.
Sen çabalıyor musun?

Bi Güldünya vardı hatırlar mısın? Güldünya’ya neler olduğunu biliyor musun?  Ne zaman küçük bi kızın içi yansa, ne zaman küçücük bi çocuğun ruhunu yaksalar aklıma Güldünya gelir. 


Umarım mutluluğunuzu boğazınıza dizmeyi başarabilmişimdir. Çünkü olanlar karşısında hissetmeniz gereken asıl şey budur. 


15 Ağustos 2012 Çarşamba

Çünkü onlar ölmezler. Sadece küçük umut parçalarına dönüşürler.


Bir insan öldüğünde. Ne hissedeceğimi ya da ne diyeceğimi bilemiyorum. Ölen kişi tanınan biriyse onun fotoğrafını profil fotoğrafı yapıp, kurduğu güzel ve manidar cümlelerden birini tırnak içinde yazamıyorum.

Ölenleri en güzel, ortaya koydukları işleri daha çok insana ulaştırarak anarız diye düşünüyorum. En azından ben kesinlikle o şekilde hatırlanmak isterim. Yoksa fotoğrafım bi kaç güzel insanın tozlu rafında durmuş ya da durmamış. Hiç önemli değil. Öldüğümde ‘dinlenmek’ isterim, tozlanmak değil.

Bugün Müşfik Kenter’i kaybettik. Tıpkı 11 yıl önce yine bugün Yavuz Çetin’i kaybettiğimiz gibi.

Gerçekten kötüye bi şey olmuyor sanırım =)

Ne zaman üretken, koca yürekli ve parlak gözlü birinin öldüğünü duysam, üstümde sorumluluk hissediyorum. Üstümüzde sorumluluk hissediyorum. Daha iyisini yapabilecek miyiz? Biz üretiyor muyuz? Sen üretiyor musun?

Sen sadece güzel cümleler kurmuş bi adamın kelimelerini tüketiyorsun. Sen müziği sadece dinliyorsun. Sen kitabı sadece okuyorsun.
Sen tüketimin kölesi olmuşsun.
Ben tüketici olmuşum.
Biz yaratıcı insanları sadece sömürmüşüz . ve yerine bi şey koymamışız.

Yazık bize.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Değişim.


Değişim senin için iyi olabilir. Babannen değişime bayılabilir. Hatta sen yaşadığın her kötü olayda yeni bi top A4 kağıt tüketebilirsin. Yeni sayfaları aça aça bitiremezsin.



Ama ben değişimden hoşlanmam. Yaşadığın yerin değişmesi, okuduğun şehrin değişmesi, arkadaşlarının değişmesi, sevdiğin adamın değişmesi hatta bazen facebook’un değişmesi bile çok saçmadır benim için. Ama hiç biri bi insanın değişimi kadar koymaz. Bi insan değişti mi koymalara doyamaz. Ona da koyar, öbürüne de, sana da. Ukde ukde üstüne biner. Mahalleli tren olur.



Belki çok seksist konuştum ama başka nasıl ifade edebilirdim bilmiyorum. Çok değişim yaşadım son zamanlarda. Kendim de değiştim. Yaşadığım bu değişiklikler beni huysuz şirin’e dönüştürdü. Geçen gün kumsalda oturup ‘neden her tarafım kum oluyor yaaa’ diye bağırdım. Sonra da arkadaşlarıma dönüp ‘nefretçi şirin gibi oldum demi?’ diye sordum. Sonra da Hazal neden kafaları çıldırıyor? ÇILDIRIR TABİ. ÇILDIRDIM.



Bu sene 4.sınıfa geçmeyi hiç istemiyordum. Çünkü yine büyük bi değişiklik gelecek peşinden. Bi kez olsun bi şeyler kolay kolay halloluversin istiyorum ya. Böyle istediğim herhangi bi şey (iş olur, aşk olur, para olur) zınk diye olsun ve bende sevdiğim insanları arayıp ‘OLDU!’ diye bağırayım. İçim içime sığmasın. Sığ bi mutluluk yaşayayım. Pirana gibi dişlerimle büyük büyük sırıtayım. O huzuru aylardır yaşamadım. HEP ORUÇ TUTMADIM DİYE OLUYOR BAK BUNLAR. ALLAH GÜCÜNÜ DEĞİL, AYARINI VERİYOR.


Ciddi olmak gerekirse, lütfen değişmez misiniz?


21 Haziran 2012 Perşembe

TUTku


Yine mesaj kaygısı taşımayan bi yazıya başlıyorum. Haydi bakalım evetlisi.

Bugün biraz tutkudan bahsetmek istiyorum. Akışkan kreması olan eti tutkudan.



Öyle bi bisküv-

Şaka lan. Birini severken, bi şey yaparken ya da doğuştan içimizde barındırdığımız tutkudan bahsediyorum.

Tut ku karnım acıktı, anneme küstüm…..

Neyse konuya devam edebilirsem, ciddi şeylerden bahsedeceğim söz. Blog yazmak şakaya gelmiyormuş onu farkettim. Bi süre mutlu ve ya yoğun olduğunda, oturup yazı tasarlamaya bile vaktin kalmadığında, ‘2-3 kişi okuyor beni yea’ diye düşündüğüm için ‘neden yazmıyorsun, yeni yazı yok mu’ gibi sorularla karşılaşınca gururum okşanmadı değil. Ki okşanmak güzeldir. En güzel örneği kedi.

Konuya giremeyişimi öpsünler.

Bugün en yakın dostum, güzel insan, nam-ı diğer Samantha’yla olağan dertleşmelerimizi yaparken bi şey farkettim. Ta ki düne kadar her şeyde tutku olmalı diye düşünüyordum kendi kendime. Bu yazıda, tutkunun özellikle romantik ilişkilerde ne kadar önemli olduğunu savunmak niyetindeydim. Gel gör ki Sam fikrimi değiştirdi. Daha doğrusu Sam bi şey söyledi ve ben de ‘oha lan öyle olmasın bence’ dedim.

Tutkunun sadece romantik tarafını ele alarak konuşacağım. Yanlış anlama. Çünkü bi işi iyi yapmak ya da hayallerimi gerçekleştirmek için o itici tutkuya ihtiyacım var. Ama birini severken (deli gibi aşık olmaktan bahsediyorum) o tutkunun hep ağzıma sıçtığını gördüm. Demek ki tutku kakalı bi şey?


Çok kişiye aşık olmadım. Ama olduğumda da tam oldum. Sevdiğim adamlarla, aşık olduğum adamları karşılaştırdığımda o artan duygunun tutku olduğuna karar verdim. Gözümü kör eden, salakça davranmama neden olan, umut besleten tutku. Tutku midenize kelebek sokar. Böyle rengarenk, uçuş uçuş, baştan çıkarıcı kelebekler. Sonra o kelebekler kıçınızdan teker teker çıkarken pek de hoş olmaz.


Yazdıklarımdan tutku kötüdür ya da aşık olmadan tutkuyu hissedemezsin seni lanet olası pislik dediğimi çıkarma sakın. Birini tutkuyla sevebilirsin, onunla tutkuyla sevişebilirsin ya da tutkuyla dudaklarından öpebilirsin. Bunlar çok güzeldir. Ama her şey bittiğinde kalbini dağlamaz. Kıçından kelebek fışkırtmaz yani, sorun yok.

Bu yazıyı; sakın tutkulu aşıklar olmayın, kimseyi deli gibi sevmeyin gibi bi yere bağlayacağım sandın değil mi? Hayır. Öküz gibi sev. Çok yaralansan da sev. Aşk çok güzel bi şey. Çoğu insan bu duygudan bi haber ölür. Ben korkmuyorum aşktan. Sen de korkma. Hem bak yaşayabileceğin en kötü şeyin kelebek sıçmak olduğunu da açıkladım. Artık kötü biterse ne olacağını biliyorsun. Bi dene bakalım. Belki kelebeklerin minik bebeklere dönüşür. Belki senin kelebeklerin papatya kokuyordur. Ben papatyayı çok severim.







3 Haziran 2012 Pazar

Kürtajın yasaklanmasındaki asıl amacı açıklıyorum.


Tabii ki günlerdir içimde biriktirdiğim şu lanet meseleyi yazacaktım. Yazmasam başta kendi bedenim olmak üzere, tüm kadınların bedenine bi haksızlık olurdu. Kimsenin bedenine haksızlık etmek istemem. Neticede ben başbakan değilim.


Konuyla ilgili en ufak bi bilgisi olan herkes, zaten bunun ne kadar kadına özgü ve erkeklerin sadece empati kurarak anlayabileceği; doğal olarak dillerini içlerinde tutmaları gereken bi durum olduğunun farkındadır.

Öyle bi dünyada yaşıyoruz ki, sevişmek erkeklere daha kolay. (aman tanrım neler söylüyorum çok ayıp)
Hatta sevişmenin kadın için zor olduğunu geçtim, kadınlar sevişmeyi haketmez bile. Çünkü aynı konu erkekler için doğalken, kadın söz konusu olduğunda ayıptır, günahtır. (inancına tüküreyim) O zaman siz erkek erkeğe sevişin devlet üyeleri.


Gelelim gündemdeki kürtaj meselesinin altında aslında neler yattığına. Sanıyor musun ki Tayyip bi gün bi uyandı ve yataktaki eşini dürtükleyip: ‘EMİNE KALK BUGÜN KÜRTAJI YASAKLAMALIYIM!!!!’ diye ergen feryatlarda bulundu? Tabii ki öyle olmadı. Tayyip’in başını tuttuğu bu erkek güruhu aslında şunu bilmek istiyor: KİM KİMLE SEVİŞİYOR. KİM KİME NEYİ NASIL YAPIYOR. Yani evlenmenin de altında yatan nedenle aynı: toplumsal.

Saygı denilen kavram kendi içinde ‘özel hayata saygı’ şeklinde bi alt başlığa ayrılmıştır. Keşke benden 20-30 yaş büyük olan amcalar da bu konuya benim hakim olduğum kadar hakim olabilselerdi. Onlara bunu söylemek isterdim ama muhtemelen kadın olduğum için dinlemezlerdi beni. Çünkü daha geçen gün öğrendiler benim insan olduğumu. Ayhan abi sağ olsun.


Şimdi gelelim sağlık bakanımızın söylediklerine. Tecavüze uğrayan kadın doğursun gerekirse devlet bakar. Bunu şöyle özetleyebiliriz: sağlık bakanının eşine tecavüz edilirse, karısını doğurmaya zorlayıp o zavallı çocuğu da sofrasına oturtacak ve bundan hiç gocunmayacak. O çocuğa bakmazsa ben sayın bakanımıza nasıl güvenirim. Hani devletti o? Devlet dediğin bakardı.


Şimdi yazının bu kısmından sonra rahatsız edici şeyler yazacağım. Eğer şu an bunu okuyan benim öğretmenimse, annemse, babamsa ya da ayıpçı bi akrabaysa rahatsız olabilir. Eğer rahatsız olacaksan liften poponu götür buralardan.


Sevgili devlet; kadınlar seks yapar. Seks kadınlar için de zevklidir. Hayır kadınlar sadece kocalarıyla seks yapmamalıdır. Ben biliyorum ki sen de sadece karınla seks yapmıyorsun. Kadınlar 2. sınıf canlı değildir. İçinizden biri de geçen gün bunu ağzından kaçırdı zaten. Tüm sırrı bozdunuz. Ayhan abi kulaklarını ikinci kez çınlatıyorum. Çok haylazım.

Eğer sevgilimden, eşimden ya da sadece eğlendiğim bi adamdan hamile kalmışsam doğurmak zorunda değilim. Ben daha hayatımı yaşamak istiyorum. Güzel bi kariyer yapıp, kitaplar yazmak istiyorum. Şebnem Ferah’la en az bi kez düet yapmak, Okan’ın programına konuk olmak istiyorum. Benim onlarca hayalim var. Sen bu hayalleri, oluşmamış bi bebeği zorla içimde tutarak yok edemezsin. Sen benim içimi bilemezsin. Hiç bi şey sana ‘içim’le gündem yapma hakkını vermez canım. Emine’ye selamlar.






25 Mayıs 2012 Cuma

Büyük bi kibarlık yanılgısı olarak: BAYAN




Zihniyetini sevdiğim ülkenin en büyük saçmalıklarından biridir şu kadına kadın den(e)memesi durumu. Beni bilen bilir bu konuda aşırı tahammülsüzümdür ve her seferinde insanlara bunun doğrusunun Kadın olması gerektiğini anlatmaktan o kadar yoruldum ki, yazayım da anlasınlar yeter artık uleen dedim. (ayrıca ben artık kendimi ha bire açıklama gereği duymayacağım insanlar istiyorum!)

Saygı belirtisi sanılan bayan kelimesi bilindiği üzere Bay’dan türemiştir. Azıcık beyni olan için görmesi kolaydır. Kadın tek başına birey olmamalı, yoksa baş kaldırır korkusu içinde küçük bi ‘kaburgadan yaratma’ hikayesi canlandırılmıştır bayan kelimesinde. (hey gidi Lilith). Bi sesleniş, hitap ve kibarlık belirtisinden çok, cinsiyetin adının yerini almıştır ülkemizde bu. Zar delisi insanların söylemeye korktukları ve duyunca hayretle gözlerini belerttiği cinsiyet ismi: KADIN.


Çoğu kadının bile KADIN olmaya korktuğu ve geriye kalanların ise konudan bi haber yaşadığı şu günlerde bloğumu okuyan 3-5 insanın aydınlanması beni mutlu eder. Çünkü öyle bi çağdayız ki, üniversitedeki profesör hocam bile heykel dersinde heykelleri anlatırken ‘Zeus erkek heykeli, Hera bayan heykeli’ diyor. Hocalarımın önünde saygıyla eğiliyorum ben işte o zaman.



Daha önce de belirttiğim gibi canım ülkemde kadınlık zarla ölçüldüğü ve başbakanın da çıkıp ‘kadın mıdır kız mıdır bilmiyorum ama…’ diye cümleye başladığı bi 2012 yılındayız sevgili okur. Beni anlıyor musun sevgili okur?

Olay çok basit. Cinsiyet delisi gibi görünmek istemem ama tuvalet kapılarında erkek ve bayan yazısını görmek istemiyorum artık. Ben kimseyi baymıyorum arkadaşım!

Şimdi karşıma geçip ‘ama napalım :( kadın çok kaba oluyor seslenirken. Kadın bakar mısınız mı diyelim :(‘ diyecek olan hanzo arkadaşlara da iki çift lafım var. Güzel abim. Peki biz bi erkeğe seslenirken ‘hey bay bakar mısınız?’ mı diyoruz öküzcüm. Böyle bi şeye tanık oldun mu? Bakar mısınız derken neden cinsiyeti vurgulamaya ihtiyaç duyayım ki? :)



Genç ‘bi kadın’ olarak bunlara çok bozuluyorum haberin olsun şekerim.

Son olarak; kadınlar ikinci sınıf insan değillerdir. Hiç birinizin gerisinde kalmayacaklardır. Elbet bi gün gelecek böyle yazılar yazmaya bile gerek duymayacağız biz. İlk kadın pilot, ilk kadın öğretmen nasıl devrim yaptılarsa, sıra bu zihin devrimlerine de gelecek. Heh işte o gün geldiğinde kadınlar zarlarıyla değil, benlikleriyle adlandırılacaklar.


Daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler için: http://www.bayandegilkadin.com/


Saygılar efenim.



ay bunu da koymazsam çatlardım.





17 Mayıs 2012 Perşembe

tiyatro mu o neymiş ya dizi izleyelim.


İlk sahneye çıktığımda 5 yaşındaydım. Hani ‘insan bi kez sahne tozunu yuttu mu bi daha bırakamazmış’ denir ya. Heh işte onu kim demişse çok doğru demiş, pek doğru demiş.

Tiyatro denince insanların zihinlerinde genel bi kanı olarak ‘piyes’lerin canlandığını gördüm. İçinde o sanat tutkusunu barındırmamış ya da hiç sahneye çıkmamış insanların umursamaz yargıları ve bi oyuna baktıkları zaman gördükleri tek şeyin ‘o an söylenen bi kaç söz’den ibaret olduğu gerçeği can sıkıcı. Bana göre bi oyunu izlemekle, bi kitap okumak arasında fark yoktur. Bu sadece hayal dünyanın sınırlarını ne kadar zorlayıp zorlamadığınla doğru orantılıdır. 

Daha önce hiç bi tiyatro oyunun arkasında olanları düşündün mü? Yani aylarca oyunculuk üzerine çalışmalar, atölyeler yapıp sonrasında bi oyuna dahil olmanın ne kadar emek gerektirdiğini falan. Her sanat dalı gibi bunun da ciddi bi uğraş olduğunun farkında mısın acaba?

Bu sene sanat hayatında 30. yılını kutlayan 'kocaman yürekli bi adam'ın kızıyım. O olmasa bu yazı da olmayacaktı belki. İnsan bütün hayatını kendi elleriyle kurar ama mutlaka birilerinden güç ve akıl almaya mecburdur. İşte bu yüzden size babamdan bahsetmek istedim.

                                                  ahanda babam.

Bense tiyatro hayatımda 17. yılımı kutluyorum bu yıl. Boru değil lan.Yani demek oluyo ki tiyatrosuz geçen 1 yılım bile olmamış. Bi şekilde hep içinde olmuşum. Sayısız oyun izlemişim, binlerce prova yapmışım, başkalarının oynadığı oyunları bile ezberlemişim, oynamasam bile yönetmişim, hiç bi bok yapmasam bile seçtiğim müziklerle katkı sağlamışım. Sonra da sistem gelmiş bana 'sınava girmezsen bi bok olamıyosun' demiş. Sonuç olarak: arkeoloji okuyorum.



Bi paragrafta trajikomik hayat hikayemi özetlemeyi başardım. Hazırsan devam ediyorum.

Bu yazıyı yazma nedenim bazı şeyleri gösteriş amaçlı yapan insanla, bu yola gönül koymuş insan arasındaki farkı göstermekti. Yani toplumsal mesaj virdim. Ne oyunculuk eğitimi, ne sanat okulları. İnsanın içinde olacak arkadaş.

Bütün dizileri izlemek yerine ayda en azından bi kez bi oyuna gitsen, hayatının pozitif yönde ne kadar değişeceğini biliyo muydun? Bi kere beynin uyuşmayacak. Hareket etmiş olacaksın. Hayal dünyan gelişecek. Yaratıcı yönün artacak. Manyak mısın lan sen? Bütün bunlar dururken tv karşısında Fatmagül izlemek ney?


Ney ney çorbası hatta dürüm komedisi.

Uzatmadan bağlıyorum. Sahne kutsaldır. He bi de o silah göründü mü mutlaka patlar!





Aman da sonuna kadar okumuş. Ver bi gıdı. Oyş.



11 Mayıs 2012 Cuma

Cidden bazen uslanmaz bi romantik oluyorum.


‘Bekar Kadın’ günlerime geri döndüğüm bugünlerde tabi ki yazılarımda Carrie Bradshaw havasına sıkça rastlayacağını biliyorum sevgili okur.

Kurgu olduğunu bilsem de hep özendiğim bi kaç ilişki çeşidi olmuştur. Özenmek kelimesini çok çocuksu düşün burada. Çok şirin düşün. 

Şimdi size 3 farklı ilişki çeşidi göstericem. 3’ü de birbirinden güzelli ama favorimi en sona saklayacağım of korz. Gerekli fotoğraflarla birlikte anlatımıma başlıyorum: 



İlk olarak tabii ki How I Met Your Mother dizisinden iki karakteri ele alıyorum sayın okur. Ay çok klişe dediğini duyar gibiyim. İki dekka sabırlı olursan bunu da açıklıcam gözünü sevdiğim.





Lily ve Marshall. İki aşıktan ziyade; iki iyi dost, iki iyi cinsel partner, iki gözüm kalmadı sözüm ehehe. Cidden eğleniyorum ben bu ikisiyle. Sadece ‘sevgili’ olamayan bi kadın olarak, elbette L&M’yi beğenecektim. Emekli ali amca ve yıllardır bi kez bile öpmediği karısını mı beğenseydim?





İkinci çiftimiz daha bi tanıdık olduğun iki yüz. 1 Kadın 1 Erkek dizisinin kahramanları olan Ozan ve Zeynep.




Türk aile sistemini ve gelenek görenekleri göz önüne alırsak; gerek yaşam şekilleri, gerekse aralarındaki tutkuyla az da olsa anarşist bi yapıları var ilişkilerinin. Bu yüzden hoşuma gidiyi işte.




Ozan karakterini yer yer çok maço ve kaba bulsam da,  insan çekmek için abartılmış yönlerinin bulunduğunun da farkındayım. Bence çok tatlılar. Evlenmemeliler ya da çocuk yapmamalılar.







Veee en güzelini en sona sakladım. Heyecan yaratmaya bayılırım, mercimekleri ayıklarım…. Evet.

Geldik Friends dizisinden Monica ve Chandler’a. İşte bu. İşte aşk diyorum ve romantikliğin dibini görür gibi oluyorum.




Herkes kafasında ideal kadın ya da ideal erkeği az çok tasarlar. Bunu; ben aşka inanmıyorum, günü birlik takılalım gardaş, seviyorum ama bağlanmam, kimseyi istemiyorum diyen insan bile tasarlar. Belki farkında değildir ama bunu ister. İşte benim idealim. Chandler.





Uzun yıllar sürmüş bi dostluğun aşka dönüşmesi. Bu basit, tanıdık bi konu evet ama izlersen ne demek istediğimi anlarsın. Buna eminim. Çünkü ortada aşkla beraber büyüyen bi dostluk, bağlılık, saygı, dürüstlük ve süper bi eğlence var. Kim istemez kendi arkadaş grubuna cuk diye oturan, aynı hayat görüşünü paylaştığı ve yatakta inanılmaz olan birisini. İstemeyeni dövüyolarmış….





Size kadınsal yönümü baya bi gösterdim bu yazıda. Politik, güncel, anarşist ya da toplumsal mesaj barındıran bi yazı da olmadı. Bi kaçınızın da ‘aman yea boş boş konuşuyo işte’ dediğini duyar gibiyim. Deyin tabi. Siz olmazsanız ben de olmazdım. Ama en azından ne istediğimi bilerek ölücem. Fena mı?
  
Çünkü bana göre buraya büyük harflerle ‘Zöbölöt takımı şampiyon olacak oğlüm!!!’ yazmakla, benim yazdığım şeyler farklı değildir. O da onu istiyo. Umarım ulaşır.


Yazımı da Carrie’den bi cümleyle bitireyim.

‘I am someone who is looking for love. Real love. Ridiculous. Inconvenient. Consuming. Can’t-live-without-each-other love.


Öperler.







2 Mayıs 2012 Çarşamba

Bölünmesek iyiydi.


Konumuz bölünme.

Evet bugün e.b.o.b-e.k.o.k anlatıy- ehehe.

İnsan bölünmesinden bahsediyorum. Fikir bölünmesi. Ne zamandır gözlemlediğim bi konuydu. Artık zamanı gelmişti, belki bi yerlerden bi ışık yakarız.

1 Mayıs’ı geride bıraktığımız bugünlerde daha da kızışan bi durum aslında bölünme. Temelde aynı yolun kavgasını veren insanların, git gide kendi içinde fikir ayrışmaları yaşaması ve artık alanlarda 10’arlı 20’şerli grupların türemesi. Böyle günlerde birliğe inanan biri olarak bunu biraz bencilce buluyorum. Yani ben işçi ve işçi haklarını savunuyorsam, bunu bi bütün olarak yapabilmeliyim. İşte sorun da burada cereyan ediyor gençler. Kimin ne ‘işçisi’ olduğuna takılıyoruz ve herkes kendi götünün derdine düşüyo.

Kabalaştım mazur gör. Ama göt hepimizde olan bi şey olduğundan sorun yok. Sonuçta leblebi de göt şeklinde.

Sen eğer bi şeyi savunuyosan, o şey her neyse ona inanan herkesi yanında yürümeye davet etmelisin. Burada konu sadece 1 Mayıs da değil aslında. Binlerce örneği var. Çevre örgütleri, şiddete karşı örgütler, termik ve nükleer santral karşıtları… bu böyle uzar gider. Ama aslen değinmek istediğim nokta hepsinde aynıdır. Düzeltmektense kaçmayı tercih etme.

Dönelim 1 Mayıs’a. Binlerce çeşit işçi var de mi?  Memurlar, sanatçılar, seks işçileri, emekliler, zanaatkarlar… ama gel gör ki bir ya da daha fazlasını ‘işçi’ kabul etmeyen işçilerin bulunduğu bi toplumda yaşıyoruz. 15 yıldır bi fabrikada çalışan amca, 35 senelik tiyatrocuyu işçi olarak kabul etmiyo. Ya da para karşılığı seks yapmaktan başka hiç bi çare bırakılmayan transseksüellere hala daha ucube gözüyle bakan başka bi emekli teyze var.
Söz konusu işse, çalışmaksa ve hayat koşulları herkes için aynı zorluktaysa; o alanlarda tek yürek olarak da yürünebilmeliydi.

Bi grubun bi kaç görüşü bana uymuyo, hadi o zaman hemen başka bi oluşum kuralım duygu durumu savunduğumuz şeyi zayıflatmaz mı sence de? Devrim gerçekleştirilen ve ses getiren bütün tarihi olaylarda kilit nokta kalabalıkların tek yürek hareket etmesidir.

Sen senle aynı görüşü savunan kişiyi ötekileştirirsen, uğrunda biber gazı yediğin davanın ‘asıl sorumluları’ seni napsın?




24 Nisan 2012 Salı

ben bu yazıda hiç bi şey anlatmıyorum.


İmleç ekranda yanıp sönerken gözlerimi, odamın camına boydan boya yayılmış olan kuş pisliğinden alamıyorum. Eğer biraz olsun inançlı olsaydım bunu Tanrı’nın bi işareti olarak algılardım. Ama tek görebildiğim bi kuşun o açıyı nasıl tutturabildiği. Ya da bi kuşun camıma götünü dayarken ne düşünebileceği? Ben kuş olsam düz camları tercih etmezdim. Ben kuş olsam, camları tercih etmezdim…

Boktan bi giriş yaptığıma göre esas konuya geçelim mi?

Yatağa geçer gibi konudan konuya geçiyorum kızmıyosun demi?

Benim süslü cümleler yaratan parmaklarım yok. Ama yazmam için komut üstüne komut yağdıran bi beynim var. Öyle bi beyin ki müzik olmadan üretemeyen. Keşke diyorum, keşke bi çok şeyden azar azar bilgim olması yerine, bi şeyle ilgili adam gibi bi fikrim olsa. Azcık mütevazi olabilsem önce kendime, sonra da size karşı. Bi de bu kadar bencil olmaktan vazgeçsem. ‘Hadi artık böyle ol’ desem ve tek bi parmak şıklatmasıyla artık öyle olsam.

Bu yazıda kendimle çelişeceğimi hissediyorum. Haydi bakalım. Pes etmiyorum. Sen de etme.

Çocukluğumdan beri hep sabırsız bi insan oldum. Bi insan bana bi hikaye anlatırken, daha ilk cümleden sonunu tahmin etmeye çalışarak karşımdakini sinir ederim. Ama insanlar bi an önce sonuca varsın ve lafı dolandırmasın diye yaparım bunu. İşte bu korkunç.

Bu tek başına bi star star star……

Bazen bi şeylerin gerçekten yürümediğini bildiğimiz halde ısrarla onu yapmaya devam ederiz ya hani. Bu bi seçim midir? Bu bi seçimse çaresiz miyiz? Daha iyisini bulmaktan, daha güzelini yapmaktan şüphe etmek; kendinden şüphe etmek değil midir?

Kendimi Carrie Bradshaw sanarak sorduğum bu soruları mazur görün. Sex and the City izlemeye tekrardan başlamamalıydım.

Bugün hem her şeyi istiyorum hem de hiç bi şey istemiyorum. Bütün bunlar minibüste uyuduğum için olabilir. İnsanlar okula giderken uyuyakalmamalı.

Şu an camımın önüne bi güvercin kondu.  

Bana bi bez bi de kova lazım. Komutan Logar buraları pırıl pırıl olacak dedi.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Şehirlerin önemi yokmuş, insanların önemi varmış meğersem.

Geçtiğimiz haftasonu yanıma gelen sevgili Abiş bana İzmit’e hiç bakmadığım açılardan bakmayı öğretti. Sıradan bi cümle. Ama anlamı büyük. Anlamı bi milyon baloncuk gücünde.

İlk bi kaç yıl ergen tadında serzenişlerimden nihayet kurtularak, bu şehri biraz daha sevdim gibi oldu. (burada şaşırma ünlemleri!!!1birbir!)

Güneşli yeşil bi günüydü İzmit’in. Hani şu hep sevdiğimi söylediğim sevimli havalar var ya. İşte o havalardan biriydi. Kadim dostum, güzel insan, nam-ı değer Samantha geliyo diye bu kadar güzelli bi gündü belki de. (meraba ben klişe cümle, bi alt dudak versene)

Şimdi burada deniz kenarında yaptığımız tavla turnuvasından, sahildeki teknede fasıl eşliğinde yediğimiz balıktan (akabinde Amasralı çıkan garsonun meyve tabağı hediyesi de dahil), eve dönüş yolunda sarhoş 2 dedenin İspanyol aksanıyla İngilizce konuşmasından ve saatler süren içkili-mumlu balkon sefamızdan bahsederek sizi imrendirmiycem. Ehehe.

Üstteki paragrafta tam bir bitchy olduğum gerçeğini görmezden gelelim.

Bi şehri niye severiz? İnsan hiç dostunun, sevdiği herangi bi aile üyesinin ya da sevgilisinin içinde olmadığı bi şehri sever mi?

Sevdiğimiz insanların haftasonu ziyaretleri, bize o şehrin karanlık yüzünü unutturur mu bilemem. Ama ben kendimi o kadar tamamlanmış ve iyi hissettim ki, hemen yazmalıyım dedim. Belki başka şehirlerde yalnızlık çeken abiler, ablalar, gardaşlar vardır. Hemen sevdikleri insanları 2 günlüğüne de olsa yanlarına çağırsınlar. Üşenmesinler ve azıcık da olsa hayatın tadını çıkarsınlar. Sosyal mesajımı da vereyim: HAYAT SOKAKTA GENŞLER!

Hava güneşliydi. Ve yanımda Yağmur vardı. Doğal olarak içimden gökkuşağı taşıyodu.

Ay lev ye Sam.









10 Nisan 2012 Salı

Çıplak kalple okumayınız.


Bulaşık yıkarken aklıma geldi. Acaba mutlu bi yazı yazsam, mutsuz hisseden onca insanın kalbi acımaz mı? Sanki mutluluğumu birinin burnuna dayıyormuş gibi. BAKSANA BEN NE KADAR MUTLUYUM, BAK DA ÜZÜL KÖPEK.

Hastalıklı bi durum. Öyle hissetmiyorum ama paylaşmak istiyorum. O dengeyi nasıl kurarım? Sadece üzgün veya ‘anarşik’ olduğumda yazı yazmam biraz saçma değil mi?

Burada satırlarca sevgilimin gamzelerinden bahsedebilirim. Üşenmeden sayfa sayfa Çiko’yu anlatabilirim size.

Ama ben mutsuz hissettiğimde böyle yazıları görsem o kadar sinirim bozulurdu ki, midem kıçımdan fırlayacak gibi hissederdim. Ve kötü bi şey olduğunda o içinize oturan yumru gibi ukdeyi de çok iyi bilirim. Çünkü benim ukde koleksiyonum var. Yıllarca biriktirdim o ukdeleri. Bi boka yaramadı orası ayrı mevzu da, peçete koleksiyonu yapsam da bi boka yaramayacaktı. O nedenle en azından her ukde bana güç katmıştır diye düşünmekteyim.

Ukdelerinizi sevin. (burada sosyal mesaj virdim)

Onların boğazınızdan kayıp, gözyaşlarınıza karışmasına izin verin ki; kabız olmayın arkadaşım.

Tamam sonunu ciddi bitirememiş olabilirim. Neticede BEN SAKSI DEĞİLİM.

Yakşamlar.

6 Nisan 2012 Cuma

o bir kuş. hayır o bir uçak hayır hayır o bir ego.


İçinize kaçmış küçük götlerinizin tavana nedensiz yere değmesinden bahsediyorum. Ortalama kaç insan tanıdıktan sonra böyle düşünmeye başladım bilmiyorum. Sanırım en az sizin kadar insan tanımışımdır. Bu da beni otomatik olarak şu soruyu düşünmeye itti: neden 2 aydır tek bi satır yazı yazmıyorum? Çünkü eşşeğin zi-

Yok yok şaka.

Yazmıyorum ama biriktiriyorum içimde. Yatağa yattığımda beynime hücum eden o cümleleri tek tek kaydediyorum. Sınıfımdaki insanlar oturup heykel, mimari ve müzecilik bilgileri ezberlerken, ben başka başka alemlerde oluyorum. Halbuki ne gerek var dimi? Bitir bölümünü. Gir bi işe. Çalış çalış. Ebene meraba diyene kadar çalış. Kimse takdir etmesin. Çeşitli adamlar girmişti ya hani hayatına. Yeni adamlar tanımaya devam et. Unuttuğun adamlar, unutamadığın adamlar, ana kuzusu adamlar, zengin züppesi adamlar, seni canından çok seven adamlar ve seni unutamayanlar. Bunların yanına yenilerini ekle. Sonra da en mantıklısıyla evlen. Doğur, doğur. ÖL!

Herkesin istediği şeyleri istesem daha mı mutlu olurdum diye düşünmüyo değilim açıkçası. Mesela saçlarımı sapsarı boyatıp, pembe rengine tapsam, en sevdiğim sanatçı serdar ortaç falan olsa. Müziği ve tiyatroyu da bıraksam. Hatta kitap ve gazete okumayı da bıraksam. Tek derdim sevgilimin bana mesaj atıp atmadığı olsa? Ay ne mutlu olurduk dimi? Dünya rahatlardı be. Ne de olsa o kalabalığa bi klon daha eklendi.

Bira yok mu bira?

Aslında herkesin değil ama bi çok insanın istediği bi şeyi bu ara çok istiyorum. Şu sırtına sırt çantanı alıp, hiç gitmediğin yerlere gitme hayali vardır ya. Hani şu aşırı klişe olan. He işte ben onu çok istiyorum aslında. Gerçi bi sırt çantası yetmez bana sanırım, küçük bi valiz daha uygun olur. Kimle olduğumun da bi önemi yok. Benimle olmaktan, birlikte olmamızdan keyif alan herangi biri eşlik edebilir bana. En kötü yalnız giderim ney olcak diye de düşünmedim değil.

Ben facebook listenizdeki 3 ahmetten, 2 ezgiden, 4 özlemden biri değilim. Olamadım. Olamicamda kankiler. Ben böyle iyiyim. Sen de böyle iyi ol.

Benim listelerim var. Onlarca hayalim var.

Senin de olsun. Hayal kurmaktan korkma. En azından denemiş olursun fena mı?


Öperim.

5 Nisan 2012 Perşembe

Yazmıyım yazmıyım diyorum. İçimde patlayacağına, yüzünüzde patlasın.


Meraba. Dönemsel serzenişlerime hoş geldiniz. Elbette ki konum savaş. şu garip günde ne yazsaydım lan... aşklı böcüklü roman mı yazsaydım?

Bugün sayısını bilmiyorum ama bi çok insan sildim facebooktan. Keza twitterdan da takibi bıraktığım insan sayısının haddi hesabı yok. Bu olaylar cereyan etmese kim hümanist kim değil kestiremiyoruz panpalar. O kadar garipsiniz ki, beni bunları yazmaya zorluyosunuz resmen. Sonra da Hazal niye şörölöy, Hazal  niye töbölöy.

İlk olarak sözüm ‘tüm Kürtleri ortadan kaldıralım’ şeklinde çözüm(!) önerisi sunanlara. Bahsettiğiniz şeyin bi soykırım olduğunu, tek amacı; varlıklarını kabul ettirmek olan bi çok insanın ve bi çok masum çocuğun -savaşı durdurmak amacıyla- katledilmesini istediğinizi biliyor muydunuz? Bir grup pkk’lı, bir grup askeri öldürdü diye, bütün bi soyu kötülemenin, genellemenin nesi hümanistçe? Sizin Hitler’den bi farkınız kalacak mı e be kaynatasızlar. (burada sikkofield’a gönderme yaptım)

Savaşın karşıtı nedir aç bak. Çocukluktan beri burnuna sokulmuş üstü kapalı sözde gerçekliklere salya akıtarak inanmak yerine, aç bi doğruları oku. Biraz türk siyasi tarihi hakkında bilgi edin. Sonra geç karşıma konuş. 

Tek çözüm barıştır. Yıllarca süren savaşlara bak. Ölen insanlara bak. Her iki tarafın da kaybına bak. İnsanları kimliklerinden bi ayır. Cinsiyetlerinden, inanışlarından ve ırkından soyutla bi onları. Sadece insan olduğu için öldüler onlar. Ölecekler. Şu anda birbirleriyle sorun yaşamayan gül gibi geçinip giden komşularına bak. Hani örnek alıyosun ya ondan söylüyorum. Bu kadar rahat olmalarının tek nedeni barıştır. Şiddetle hiç bi yere varılmaz. Yıllarca pkk’ya ota boka bilmem neye karşılık verildi de noldu lan? Noldu bitti mi, geçti mi? onlar öldü, biz öldük. Yenileri doğdu. Yenileri öldü. Yenileri doğacak. Bu ne lan böyle? Töre cinayetinden farkı ne bunun. Uçsuz bucaksız amansız kana susamışlık. Yuh lan bize. Yuh lan tüm şiddette çözüm arayanlara.

İkinci ve son olarak; işin başka bi boyutuna değinmek isterim. Askerlik kavramı, olacaklardan haberdar olunarak, napacağını neyle uğraşacağını bilerek gittiğin bi yerdir. Hatta seve seve gidersin. He sevmiyosan sike sike gönderiyolar orası ayrı. Ama şöyle de bişey var ki; nereye gittiğini ve ne olacağını biliyosan, ülkende hala askerlik devam ediyosa (ki bence tüm sorunlar buradan çıkar) ve dağda, orda, burada öldü diye, ‘şehittir vatan sağ olsun’ kafasındaysan sana laflar hazırladım. Öncelikle güzel beyninin kabul etmesi gereken bi gerçek vardır; olacaklardan korkuyorsan, ölmek ve öldürmek istemiyosan, bu dayatmacı düzende elinde silah oraya buraya gönderilmek istemiyosan yani.. vicdani red diye bişey var. Ki benim de benimsediğim bişeydir. Sen hem davullu zurnalı gönder insanları askere, ölünce de niye öldü de. Pkk olmasa da ölecekti onlar uyan artık çocuğum. İsme, ırka, dine takılma. Dünyanın her yerinde askerlik kavramı olduğu sürece, hele ki şirin ülkemizdeki gibi zorunluysa, savaşlar devam edecektir. Sen de öleceksindir. Benim önerim zorunlu askerliğin kalkmasıdır. Gerçekten isteyen zaten gider. Zaten savaşmaya, vatanı için ölmeye(?) hazırdır. Aksi takdirde ya çevresindekileri ya da daha kötüsü, kendini kandırıyordur şekerim.

Volahi yazdım da rahatladım lan. Şimdi dağılabiliriz. Öptüm canikom.

4 Nisan 2012 Çarşamba

NEEEÖY


Herkes kendi hayatına baksa dünya barışı denen şey gerçek olurdu lan.
       Mesela sadece kimin ne giydiğini, saçını nasıl yaptığını düşünen kadın, bi sabah uyandığında sadece kendisiyle ilgilenirken bulsa kendini.. tek amacı rakip şirketi batırmak olan şirket sahibi amca, tüm enerjisini kimseyi ezmeden yükselmeye harcasa.. kendi komplekslerinden arınamadığı için eski-yeni etrafındaki herkese laf soktuğunu sanan insan artık yorulmadı mı mesela? Sürekli birilerine özenen tüm insanlar, birden içlerindeki yaratıcıyı uyandırsa da herkes rengarenk olsa ne bileyim. Kendi yaşadığı alan yetse o ülke başkanına da, başka topraklara dadanmasa. Kimse kimseyi kontrol altına almaya çalışmasa. Herkesin tek amacı; kendi hayatını yoluna koymak olsa. Kimsenin altına yatmadan ya da üstüne basmadan. Tasarruf ettiğimiz onca enerjiyi de aşka yönlendirsek, yalnız insan kalmazdı a dostlar.

Hep beraber bunları uygulasak, hep beraber aşkı bulabiliriz bence. Barış huzuru, huzur da aşkı getiriyo bu formüle göre.
Bandista’nın dediğine göre de ‘aşk örgütlenmektir.’ Örgütlenelim mi?

Hayatta istediği her boku elde edip; yine de çevresindekileri kıskanan insanlar gördüm.


Şimdi eminim ki yukarıdaki başlık, anlatacağım konuyla ilgilidir diye düşündünüz ama hayır. Değil.

Hepimiz inanılmaz aşklar yaşıcaz diye kendimizi kandırıyoruz. Filmlerdeki gibi.. kitaplardaki gibi. Ama hep şarkılardaki gibi aşklar yaşıyoruz.
(evet anlatcağım konu bu)

O hem duyarlı hem yakışıklı, hem biraz tehlikeli hem koruyucu, hem dürüst hem önemseyen, hem adonis kaslı hem çapkın gülümsemeli, hem komik hem ciddi… o adam hiç bi zaman gelmicek. Çünkü öyle bi kadın olmadığı gibi; öyle bi adam da yok.

(burada bi duble rakı koyuyoruz)

Sonsuza kadar süren hiçbişe yok. Buna dostluklar da dahil. Yoksa o dostum asla gitmezdi ve ben her gün onu bi çeşit lanete tutulmuş gibi özlemezdim.

Etrafımda mutlu olan insanlara bakıyorum. Başkalarıyla mutlular. Hayatlarında ‘mükemmel adam’ ya da ‘mükemmel kadın’ var. Bulduklarına inanıyolar. Ne mutlu onlara. Ama hayır benim gördüğüm şeyi göremiyolar. Biri sevgilisine, kocasına, karısına (artık her ne bokuysa) hayal ettiği ruhu empoze etmeye çabalıyo. Olmayınca bağırıyo, küsüyo, cezalandırıyo, trip atıyo.

Hani o mükemmeldi? Neden az önce kalbini kırdın onun? Neden boktan bi sebepten, herkesin içinde üstüne gittin ruh eşinin? Neden kurduğu cümle için ya da yaptığı hareket için hakaret ettin ona? Hayatının anlamı neden işini ve şehrini (sana rağmen) değiştirebildi? Hani gitmicekti o? Madem doğruydu neden gitti?

Bu soruların hepsine birden cevap verebilen insan(lar)a henüz rastlamadım. 20 yaşındayım. Umarım önümüzdeki yıllarda cevapları bulurum. Yoksa halimiz duman.

Sanırım ben azla yetindiğim için kaybediyorum. Oha Hazal ne yaptın ya özelini niye açtın diye kafa ütülemezseniz; üç beş satır bişe anlatıcam.

Böyle de mutluyum diyorum, buna içten inandığım için. Kendimi yalnızken de gerçekleştirebildiğim için. Hata mı ediyorum? Hata etmiyosam bu yazıyı yazmaya niye gerek duydum?

Şimdi siz beni karamsar bi ruh hali içinde düşünceksiniz ama ben bunları mutlu olduğum için yazdım. Manyak mıyım neyim arkadaş…

Ne kadar çok farkındalığın varsa; o kadar az şeye ihtiyaç duyuyosun ama aynı zamanda o kadar çok ayrıntıya takılıyosun.
(şimdi durup bu cümleyi hazmediyoruz. hazırsak devam ediyorum)

Bana göre 8938489 çeşit ayakkabısı olan kadınla, 9839893 çeşit bilgisayar oyunu bilen adam arasında bi fark yoktur.
(burada kükremeler)

Sakin olalım ve devam edelim.

Herkes bencildir. O giden her kimse gitti diye üzülmezsin. Senin ona ihtiyacın vardır. O yüzden acı çekersin. Gitti diye değil. İşte bu kadar bencilsin. Bu kadar benciliz.

Şerefe.

1 Nisan 2012 Pazar

Bugün nedense çok neşeli uyandım.


En azından neşe bana dokunmuş gibiydi öyle hissettim. İnsanların hayatında dönüm noktaları olur ya hani; bazıları çok geç fark eder. Ya da dönüm noktasının gerçekleşmesi için illa bi olay olmuş olması gerekir. Ben bugün bi dönüm noktası yaşadım. Ama buna bi olay vesile olmadı. bugün yaşadığım en ilginç şey uyanmaktı. Bazı kararlar aldım, bunlardan size bahsetmicem tabiki. Manyak mıyım lan ben niye özelimden bahsedeyim tövbeestafurulah..

Neyse.

Ben bugün geleceğimi etkileyebilcek bi dolu şeye karar verdim. Ben bugün bi dostumu yine çok özledim. Bugün bi adamın kokusunu anımsadım ve bugün tam anlamıyla hiçbişe yapmadım. Evet evet hiçbişe yapmayarak mutlu da oldum. Aa çıldırmışım ben. Çünkü size göre çalışmadan mutlu olunamazdı..

Gördüğüm bi böcekte sihir vardı. Orası ayrı konu. Ama şu da bi gerçek ki fantastik olmayan hiçbişeyi ilginç bulamıyorum. Çünkü insanlar da fantastik olabiliyo. Hatta böcekler bile!

Ben o dostumu gerçekten çok özledim. Sizce o da beni özlüyo mudur? Beni özlüyo musun?

Aptal insanlara çok üzülüyorum. Aptallık çok yorucu ve zahmetli olmalı. Her şeyi açıklamak gerek onlara. Her şeyi açıklatmaları gerek. Neyse ki çevremdeki aptal insanları uzaklaştırmayı başarabilmişim. Kendimle bi kere daha gurur duydum bak ehiehi diye de güldüm.

Hayallerim var benim. En az 28 tane hedefim var. Bugün onlara bitane daha ekledim. Çok mutluyum.

Annemi çok seviyorum.

Bi evim olduğunda yapcağım ilk şey; ışıklar yerine mumları yakmak ve kendime bi kadeh şarap koyup kafamı dinlemek.. hayallerimi dinlemek. Sonra da dans ederken uyuya kalmak. İnsan dans ederken uyuya kalır mı demeyin. Oluyo denedim.

Babam çok çılgın lan aşslskf. Dünyanın en iyi babası.

Zeki insanları seviyorum. Bu yüzden Voldemort’u da seviyorum.

Seni çılgıııın. Hadi oradaaaaaaaaan..

Geldiğim noktadan çok mutluyum. Çünkü biçok insan beni anlayamıyo. İnsanların çoğu beni anlasaydı buna çok bozulurdum.

Beni anlayanlar ve ben birleşip halay çekicez. Katılmak ister miydin?

bi dakka


Başkasının çektiği fotoğrafa bakıyoruz, başkasının yaptığı müziği dinliyoruz ve bi başkasının yazdığı yazıyı okuyoruz. Sonra bizimmişçesine sahipleniyoruz. Deliyiz lan biz.  Sırf bu yüzden hiç çekilmemiş bi fotoğraf çekmek istiyorum.  herkesin öpebileceği bi yazı, kimsenin aklına hayaline sığamayacak bi şarkı yazmak istiyorum mesela. Bütünüyle benim olsun. Ben de üretiyim ki diğerlerini değerlendirmeye hakkım olsun istiyorum. hayallerim çok büyük. Çünkü film de çekmek istiyorum. Şiir yazmak istiyorum hiç denenmemiş bi yolla. Türkiyenin ilk kadın komedyeni olmak istiyorum şöyle bol neşelisinden. Sonra tüm nefretimi kusmak istiyorum izmite. Ha bi de tabiki şeboyla dost olmak.
Çıldırmışım ben.
Dur lan ya da çıldırmamışım. Siz değil miydiniz büyük insanların büyük hayalleri olur diyen. Al sana büyük hayaller.
Demeseydin.
Görmeseydin ya da bu yazıyı.
Hadi gördün devam etmeseydin.
Bitirmeseydin.




Bitir lan şaka yaptım.




Sabrına nutella sürer yerim.

Bence hayaller kesinlikle ikiye ayrılır


Sevimli hayaller ve ciddi hayaller olarak. Mesela her gece yatağa yattığımda Şebnem Ferah’la buluşunca neler söyleyeceğimin provasını yapmak ve her zaman en iyisini aramak ciddi hayallerimdendir… ama sevimli hayallerimi de hiçbişeye değişmem. Çünkü onlar bir milyon baloncuk gücündedir. En sevimli hayalim yavru baykuş sevmektir mesela. Bence dünyanın en sevimli yaratıklarıdır yavru baykuşlar. Diğer sevimlilere gelince… Bigün mutlaka birinin kafasını yuvarlak bi pastanın içine gömmek isterim, böyle kafasından iyice bastırarak ağzı yüzü pasta olsun ve bende hohoh diye güleyim. Bunu isterim. Sonra bir avea bayiine girip ‘oh be!’ diye bağırıp, hiç bişey olmamış gibi ordan çıkmak da çok sevimli bi hayalimdir. Ya da kamil koç’a girip en ciddi tavrımla ‘Kamil burada mı?’ demek… kesinlikle çok eğlenceli olur. Bir diğer sevimliyi bir çok kez gerçekleştirmiş olsam da yine de paylaşmak istedim. En büyük eğlencelerimden biri derste bi sessizlik olduğunda hocaya ‘biz artık kalkalım’ demektir. gerçekleşmesi en zor sevimli hayalimse: Gerçek hayatta da yaşadığım olaylara uygun fon müziği çalsa keşke. Herkes duyabilse. Ağladığımda Cem çalsa mesela, kızdığımda Şebnem.. son olarak da müzikallerde olduğu gibi herkes durup dururken şarkı söyleyerek oynasın isterim. Mesela yolda giderken göbekli ve bıyıklı amcalar, yaşlı teyzeler, çocuklar… herkes kareografiye uygun dans etsin. Hep beraber eğlenelim bi kerecik de olsa. Sonra da hiç bi şey olmamış gibi yolumuza devam edelim. Ne güzel olmaz mıydı tüm bunlar olsa? ehiehi

Senin paran var benim yok. Yapma hacıt hani sevgili olacaktık?




Parası olan adamların kasılması beni her zaman güldürmüştür. Asla tüm yaşantısını para üzerine kurmuş kadınlardan biri olmadım. Sevdiğim adamları kişiliklerine göre seçtim. ( ha bi de espiri anlayışlarına ve popişlerine göre).

Sırf parası var diye karşısındaki kadından daha üstün olduğunu sanan adam. Sana laflar hazırladım. Şöyle bişey var ki; paran var diye istediğin kadını ya da adamı elde edemezsin.

(burada kükremeler)

Dur bi sakin ol. Diyelim ki korkunç bi maddi felaket yaşadınız ve yarından itibaren fakirsin. Napıcağını hiç düşündün mü? Neler yapabileceğini? Bişey yapabilecek misin?

Sana acırdım ama neyse ki böyle insanlara acınmaması gerektiğini öğreten bi annem var.

(hallelujah)

Sen sen ol, siz siz olun, biz biz olalım ve konu kapansın aşfsajl.. şaka lan.

Sen sen ol paranın geçici, insanların kalıcı olduğunu unutma. Ööööyle ortamlarda böbürlenme, 2 adımlık yolu arabanla gelme, sırf pahalı diye o aptal içkiyi içme, her gün farklı bişey giyip barbi bebek yavrusu gibi olma yavrucum. Eğlen ama insan gibi. Anlıyo musun? Hayat kısa bebeğim. Önce kendin ol, sonra üret, sonra gonuş. Elimlen gonuş.

Merhaba


Ben Hazal. Kırmızı saçtan ve beyaz tenden hoşlanırım. Bu sebeple güneşlenmekten falan nefret ederim. Uyku benim için son derece önemlidir ve buz gibi bi yatağı hiçbişeye değişmem. Isınan yastığın öbür yüzünü çevirip,uyumaya devam etmeye bayılırım. Birine sarılarak uyuyamam, uyursam bile mutlaka bi süre sora kendi tarafıma kaykılırım. Nutella candır. Onsuz yapamam. Susadığımda kola içerim. ‘çok zararlı yeaa’ diyenlere uyuz olurum. Annem de babam da iki ayrı delidir. Neşeme neşe katarlar. Onları çok severim. Şebnem Ferah benim için dünyadaki en önemli üçüncü insandır. O olmasa ben de olmazdım. Bazen çok kıskanç olurum, hiç tanımadığım adamları hiç tanımadığım kadınlardan kıskanırım. Bu sebeple asla normal olduğumu iddia etmem. Müziksiz yapamam, şarkı söylemeden duramam. Gitar çalmak ayrı bir keyiftir ama piyanoyu da öğrenicem kararlıyım.
Hayal kurmak en büyük eğlencelerimden biridir. Bazen saatlerce hayal kurarım. Tanımayanlara çok sert gelirim ama aslında uslanmaz bir romantik ve çılgın bir duygusalımdır (burada şaşırmacalar). Kendimi bildim bileli tiyatro yaptığım için, bazen bazı şeyleri çok iyi saklarım, bazen hayatta da oynarım. Tiyatroyu severim. Birçok özelliğimi ona borçluyum. Bazı şeyleri yazarak anlatmayı yeğlerim. Yazarak rahatlayabilen insanlardanım. Geceleri uzakta görünen şehrin ışıklarını hazineye benzetmekten acayip hoşlanırım. Gündüzlerdense, geceleri tercih ederim. Hiç kardeşim yok ama harika dostlarım var. Hepsini ayrı ayrı sever bağrıma basarım. 1 tanesi eksik olsa, ben de kendimi eksik hissederim. Sevdiğim adamın (yazar burada ‘eğer olursa’ demek istemiş) en çok boynuyla ilgilenmeyi severim. Dünya üzerindeki tek ve en iyi boyun değerlendiricisiyim. Çünkü burnumu, güzel bi adamın boynuna gömmeye bayılırım. (Tabi popişleri de güzel olcak ehiehi). Her zaman fantastik rüyalar görürüm, rüyalarım film tadındadır ve mutlaka birilerine anlatmak zorunda hissederim. İzmit’i sevmem, Bartın’ı ve İstanbul’u severim, İnkum’a aşığımdır, Şenkaya’ya taparım. En çok görmek istediğim yer New York’tur. Bazen çok değişik espriler yaparım ve sadece ben gülerim. Çünkü eğer esprilerimi anlayamıyolarsa sorun bende değil insanlardadır. Film izlemeye bayılırım, bütün haftasonu evden çıkmadan sadece film izleyerek zaman geçirebilirim. Tembelim, üşengecim. Ders çalışmaktan nefret ederim, ki çalıştığımda görülmemiştir. İnsanları birbirine benzetmekten ve Amelie gibi elimi pirinç veya mercimek çuvalına batırmaktan keyif alırım. Yükseklik korkum vardır, yüksekte durunca çok gergin ve titrek olurum. Kadınlara ‘bayan’ denmesinden hoşlanmam. Kadın haklarının sonuna kadar savunucusuyum. Sadece kendime inanırım. Ben yaparsam olur, yapmazsam olmaz. Bulmacalardaki ünlülere bıyık ve kaş çizmeyi eğlenceli bulurum. Pembeden nefret ederim. Renk dediğin kırmızı olur siyah olur mor olur. Ha bir de Cem Adrian’ın ses telleri var ki… o da ayrı bi mevzu.


Artık beni tanıyosun.

Pacman Flash Game